Asi Ruhlar

Asi Ruhlar

Halil Cibran

EdebiyatFelsefeHikaye

E-Kitap

bitirildi

O efendisini birkaç parça gümüş için sattığı için Yahuda’yı lanetliyorsunuz ama her gün O’nu satanları koruyorsunuz. Yahuda tövbe etti ve yanlışları için kendini astı ancak bu rahipler göğüslerine asılı haçlar, parlayan şaşaalı güzel elbiseler içinde, gururla yürümeye devam ediyorlar.
Beni köyünüze fırtına getirdi. Benim isyanıma kulak verin ve merhametli değil adil olun, çünkü merhamet suçlu insanın üzerine ihsan edilir, masum bir adamın istediği ise adalettir.
Bir ateist günahkârlar karşısında nasıl kendisini savunmayacaksa bir suçlu da, başka bir suçlu tarafından yargılanamaz.
"Ezilen yoksullar benim sülalem ve akrabalarım ve bu büyük ülke benim doğduğum yerdir." Şeyh Abbas, alaycı bir havayla, şöyle dedi: "Senin iyi diye iddia ettiğin insanlar senin cezalandırılmanı talep ediyorlar ve doğum yeri olarak iddia ettiğin ülke senin kendi halkından olduğuna karşı çıkıyor. Halil yanıt verdi: "Cahil milletler kendi iyi adamlarını tutuklar ve onları despotların ellerine teslim ederler ve bir tiran tarafından yönetilen bir ülke, köleliğin boyunduruğundan insanları özgürleştirmek için çabalayanlara zulmediyorlar. Fakat iyi bir evlat annesi hasta diye onu terk eder mi hiç? Merhametli bir adam sefil kardeşini inkâr eder mi? Beni tutuklayan ve bugün buraya getiren o zavallı adamlar dün sana hayatlarını teslim eden aynı adamlardır. Ve benim varlığımı onaylamayan bu geniş topraklar esneyip açgözlü despotları yutmayan aynı topraklardır."
Lübnan'da zengin adam gururla sarayının önünde durup kalabalığa haykırarak şöyle dedi: "Hükümdar sizin efendiniz olarak beni atadı." Ve rahipler mihrabın önünde durarak şöyle dediler: "Tanrı ruhlarınızı yönetmeyi bana devretti." Fakat Lübnanlılar susmaya başvurdular, çünkü ölüler konuşamazlar.
Yaratılışın başından beri ve bizim şimdiki çağa kadar, mirastan zengin bazı sülaleler din adamları ile işbirliği içinde olmalarından sebep kendi kendilerini halkın yöneticileri olarak atamışlardı.
Ben sürgün yaşıyorum o da yoksul, ama insan sadece ekmekle mi yaşayabilir?
Bizi bir gün bir sevgili gibi kucaklayan ve ikinci gün bir düşman gibi bizimle savaşan bu hayat nedir?
Kırk günlük yalnızlığımda ben bu rahiplere ışığı görmeleri ve hayatın gerçek şarkısını duymaları için yardımcı olabilecek bir yöntem bulmaya çabaladım, fakat bütün çabalarım boşuna gitti çünkü uzun çağların gözlerinin önüne örmüş olduğu kalın perde kısa bir sürede yırtılacak gibi değildi ve kulaklarını dolduran cehalet betonu kuruyarak sertleştiğinden yumuşak parmaklarla kaldırılamıyordu.
Baş rahipin görüşüne göre insan kör ve cahil, duyarsız ve aptal olmadıkça bir rahip olamaz. Ben manastırı terk ettim, çünkü ben gören, hisseden ve duyan mantıklı bir adamım.
Hayvanların kendi mağaraları var ve gökyüzündeki kuşların kendi yuvaları fakat insanoğlunun kafasını koyup dinlendirebileceği hiçbir yeri yok.
Bir insan eli beni bu çaresizliğe sürdü ve bir insan eli beni bundan kurtardı. İnsanoğlu ne kadar zalim ve insanoğlu ne kadar merhametli!
Her şey doğanın kanununa göre yeryüzünde yaşar ve bu kanundan özgürlüğün zafer ve sevinci doğar; Oysa insanoğlu bu servetten yoksun! Çünkü Tanrı vergisi evrensel ilahi ruhlarına sınırlı ve dünyevi yasalar koydular. Beden ve ruhları için acımasız kanunlar çıkardılar. Sevgi ve duyguları için korkunç ve dar zindanlar yarattılar. Kalpleri ve akılları için derin ve karanlık mezarlar kazdılar. Eğer bir birey ruhunun dikte yoluyla kendini toplumdan geri çektiğini beyan ederek hukuku ihlal ederse, arkadaşları onun sürgün layık bir asi, ya da idama layık rezil bir yaratık olduğunu söyleyecekler. İnsan doğuştan sonra dünyanın sonuna kadar hep bir köle olarak mı kalacak? Yoksa zaman geçtikçe özgürleşerek ruhun içinde ruh için mi yaşamaya başlayacak? İnsan yeryüzünde aşağı doğru ve geriye bakmak için ısrar mı edecek? Yoksa o kafatasları ve dikenler arasında vücudunun gölgesini görmemek için yüzünü güneşe doğru mu dönecek?
Tanrı benim sefil bir hayat sürmemi istemiyor, bu yüzden kalbimin derinliklerine bir mutluluk arzusu yerleştirdi.
Çoğu zaman geceleri şafağın bana gelmesi için dua ettim ve şafak geldiğinde, gündüzün bitişi için dua ettim.
Ben Tanrı’nın gözünde ve onun ekmeğini yerken ve cömertliğine karşılık olarak bedenimi sunarken kendi gözümde bir günahkârdım. Şimdi saf ve temizim, çünkü Aşk yasası beni kurtardı ve beni onurlu ve sadık yaptı. Ben giysi ve barınak için gün boyu bedenimi satmayı terk ettim. Evet, insanların beni şerefli ve sadık bir eş olarak gördükleri günlerde ben bir ihanetkâr ve suçluydum; bugün ben, ruhu saf ve asil biriyim fakat onların görüşüne göre ben kirliyim çünkü onlar vücudun sonucuna göre ruhunu yargılıyor ve maddenin standardına göre ruhu ölçüyorlar.
Onu nafile sevmeye çalıştım ama aşktır kalplerimizi yaratan güç, fakat yine de kalplerimiz o gücü yaratamıyor.
Ben bütün bunları hissettim ve o zaman kadının mutluluğu erkeğin cömertlik ve şefkati ya da şan ile şerefiyle değil, kalp ve ruhlarını birleştirerek hayat vücudunun bir üyesi yapan sevgi yoluyla ve Tanrı’nın dudakları üzerine bir sözcük olan sevgiden geldiğini anladım.
Biz bariz güzelliğin çoğu kez gizli sıkıntıların ve derin acıların nedeni olduğunu hiç duymadık mı? Şairlere ilham veren güzel ay değil mi, aynı zamanda korkunç bir kükremesiyle denizin sessizliğini kıstıran yine aynı ay değil mi?
İnsan bir dostunu kaybettiğinde, başka arkadaşlarla kendini teselli eder ve altınlarını kaybettiğinde, bir süreliğine düşünür durur, sonra zihninden bu talihsizliği çıkarır atar, özellikle de kendisini sağlıklı ve hâlâ hırsla dolu hissederken. Fakat bir insan, rahatlığı bulduğu kalbinin huzurunu kaybettiğinde, onun yerini ne ile değişebilir ki? Hangi akıl bununla baş edebilir?